Şehrimizde yayınlanan önemli siyaset dergilerinden KM Siyaset dergisinide 3 sayfalık faaliyetlerimizi tanıdan bir yazımız yayınlandı. Derginin ilgili sayfalarını görmek için tıklayınız... |








| Kanlıçay- Setçe Geçişi |
|
|
|
| Yazar Kenan HAZAR | |||||||
| Çarşamba, 07 Mayıs 2008 19:20 | |||||||
|
Karar verme; Kamp hayatına alışan bir kişi uzun süre kamp yapmazsa içine sıkıntı düşer. Aklında sürekli ateş başındaki muhabbetler, şehir sesinin yok olurken yerini doğa sesinin alması, gökyüzündeki yıldızların bir başka parlaması ve daha nice güzellikler vardır. Oynaşından (şimdiki tabirle flörtünden) ayrıldığı halde düğünde göbek atan kadın; “Gülüp oynuyorum ama aklım eski oynaşımda” dermiş. Bende günübirlik faaliyetlerde çok eğleniyordum ama aklım fikrim kamp yapmaktaydı. Sürekli kamp yapmanın güzelliklerini anlatarak aklını çeldiğim Ertan’ı da Cuma akşamından başlayan iki gecelik kamplı bir faaliyete razı ettim. Rota olarak köylülerden ve Ayakizleri grubunun deneyimli rehberi Hüseyin Şişman’ın yazılarından öğrendiğim Kanlıçay vadisini seçtim. Hedefimiz Kanlıçay köyünden başlayıp, Karakuz ve Kipriyani yaylalarını geçtikten sonra , Setçe köyüne varmak ve oradan da bulabilirsek bir araçla Geyve’ye ulaşmaktı. Yola çıkmadan da yine Ayakizleri grubu rehberi olan Hasan’dan da yayla yolunun tarifini ve yaz kış yaylada yaşayan Mustafa amcanın adını aldım. Fabrikadaki bir arkadaşımız iş çıkışı bizi Kanlıçay köyüne götürdü. Köyde işimizi sağlama almak için ihtiyar bir köylüye yayla yolunu sorduk. Tarifi biraz karışık olunca bizi yol ayrımına kadar götürür müsün dedim. Aracımız hareket ettiğinde yakından bulunan kadınlarda bir hareketlenme oldu, bir kadın “nereye götürüyorsunuz kocamı” diye bağırmaya başladı. Neyse durduk, kocası yok bir şey dedi de kadın sakinleşti, ama biz oldukça şaşırdık. Aklıma buralarda genelde Karadeniz kökenli insanların oturduğu ve aralarında sık sık kan davası olduğu geldi. Faaliyet başlıyor; Yolun yer yer çamur olmasından dolayı patika başına gidemeden araçtan inip faaliyeti başlattık. Yola çıkmadan son kez tarif almayı da ihmal etmedik. Dere, daha köyden başlayarak çok güzel bir manzara sunuyor. Yolda ara sıra durup manzarayı seyrediyor ve fotoğraflıyoruz. Ayakizleri grubunun neden buraya sık sık geldiğini şimdi daha iyi anlıyorum. Bu güne kadar çok istediğim halde bu faaliyetlere katılamadığım için üzüldüm. (Birkaç dakika sonra daha da üzülecektim.) Tarif edilen ayrıma geldik. Yol keskin bir virajla sola dönüyor. Sağdan gelen dere sola doğru devam ediyor. Sağa devam eden belirgin bir yol yok. Halbuki bize sağa doğru gitmelisiniz demişlerdi. Telefon çekse Hasan’a bir daha soracağım ama oda mümkün değil. Allah’ım ne yapacağım şimdi? O andan itibaren kendi inisiyatifimi kullanmaya karar verdim. İşte bütün macera da bu andan sonra başladı... Önce hemen yol ayrımı önünde duran patikadan içeri daldık. Patika başta belirgin ama yol üstünde çok miktarda böğürtlen dikeni var. Biraz ilerde düzelir umuduyla dikenli patikaya Allah Allah nidalarıyla hücum ettik. Dikenler de hoş geldiniz der gibi, bir anda üç, beş metrelik kollarıyla bizi sardı. Sanki korku filminin içindeyiz ve insan yiyen bitkiler tarafından yakalanıp özsuyu emilen insanlarız. Yirmi dakikalık mücadele sonunda yüzelli metre kadar bile yol alamayınca maceradan vazgeçelim deyip tekrar aynı noktadan yola döndük. Biraz sonra havanın da kararacağını düşünerek yoldan yürümeye karar verdim. Yolun ertesi günkü hedefimiz olan Kipriyani yaylasına gittiğini biliyorum fakat, hem dere boyundan gideceğimiz için göremeyeceğimiz manzaralara üzülüyoruz, hem de araba yolundan yürümekten hiç de hoşnut değiliz. En azından dikenli bir ortamda kamp yapmak zorunda kalmaktan iyidir, diye kendimizi avutarak yürürken bir yandan da kamp yapabileceğimiz yerleri saptamaya çalışıyorum. Şurası çok dere içi, burası su kaynağına uzak gibi olumsuz yargılarda bulunarak kendime başka bir yol bulma şansı tanıyordum. Daha birkaç yüz metre gitmiştik ki sağa ayrılan çok geniş ve işlek bir patika gördüm. İçime yine şeytan girdi. -Abi, her halde biz tarifi yanlış anladık, bahsettikleri patika bu olmalı, baksana ne kadar işlek bir patika deyince Ertan’da, Kenan bütün malzememiz yanımızda nasıl olsa, hadi şansımızı deneyelim dedi. Ne kadar güzel, yol arkadaşım da en az benim kadar deli. Hava kararmış ve biz hiç bilmediğimiz bir ormana güle oynaya daldık. Kırmızı başlıklı kız gibi. Gece vakti bilmediğimiz bir ormanda; Yarım saatlik bir tırmanışın sonunda patikanın bir toprak kayması tarafından bölündüğü kısma geldik. Göçüğün üstüne çıktık fakat patikanın devamını bulamadık. -Abi dönelim istersen... -Gerek yok Kenan ben iyiyim, sende iyiysen devam edelim. -Peki devam edelim... Artık patika yok, kimi zaman domuz patikalarından sürünerek, kimi zaman dikenliklerin içinde ellerimizin ve elbiselerimizin yırtılması pahasına kendimize bir yol arayarak devam ediyoruz. Çoğunlukla da köylünün kumar dediği mor dağ güllerinin üzerinden yürüyoruz. Kumar dalları yere paralel uzandığı için aralarında toprağa basacak boşluk bulamazsınız. Bir keresinde Karadeniz’de saatlerce yere basmadan kumar dalları üzerinde gezmiştim. Her zorlu etap öncesi aynı nakarat devam ediyor. -Abi dönelim istersen... -Gerek yok Kenan ben iyiyim, sende iyiysen devam edelim. -Peki devam edelim... Sağ tarafta uzaktan da olsa köpek seslerini sürekli duyuyoruz. Köpek sesleri Ertan’ın hoşuna gitmese de benim için iyi oluyor. Çünkü seslerin yayladaki köpeklerden geldiğini biliyorum. Rotayı saptamam için buna ihtiyacım var. Hem bu sesler ormandaki zararlı mahlukları da (ayı gibi) korkutur diye seviniyorum. Ben sürekli köpeklerin üzerine gitmek istiyorum. Ertan ise biraz köpeklerden korktuğundan, özellikle de gece yarısı koyun hırsızı sanılmak gibi yanlış anlamalara kurban gitmekten çekiniyor ki, bu konuda bölgeyi ve insanlarını iyi tanıyan Hasan’da beni uyarmıştı. Kumarların üzerinde yürüyerek hayatımızın kumarını oynamaya devam ediyorduk. Artık öyle bir noktaya geldik ki geri dönmek mümkün değil. Ara sıra fenerlerimizi kapatıp ateş böceklerinin bizim için yaptıkları dansları seyrediyoruz. Savaşta ateş altında kalmışız da sağımızdan solumuzdan yüzlerce izli mermi geçiyormuş gibi. Çok faaliyet yaptım ama böyle güzel bir manzara görmemiştim. Ateş böceklerinin dansını tekrar görmek için yine ve defalarca bu maceraya atılırım. Gerçi sivrisineklerle sıkı bir çatışma yaşamıştık ama değerdi. Gece onbir gibi patikayı tekrar bulduk. Çok belirgin bir patika, yalnız uzun zamandır kullanılmamış gibi. Sanırım yaylanın eski yolu. (Daha sonra düşüncemin doğru olduğunu öğrendim.) Telefonlar da çekmeye başladı. Ailelerimizden gelen telefonlara yalan cevap vermek zorunda kaldık. İyiyiz, şu an kampı attık dinleniyoruz, hava güzel, vesaire, vesaire. Zaten durumumuzu anlattığımız arkadaşlar şaka yaptığımızı düşünüyor, bize inanmıyor. Ses ve ayı; Doğada gezerken ayı sesinizi çok uzaktan duyar ve sizden kaçar. Bildiğim kadarı ile hiçbir dağcıya ayı saldırısı olmamıştır. Çünkü dağcılar yürürken özellikle ses çıkardıklarından böyle bir durumla karşılaşmamışlardır. Ayı saldırıları ormanda sessizce gezen kişilerin, bilhassa avcıların başına gelir. Ormanda yalnız başıma yürürken ya aralıklarla düdük çalar, yada şarkı türkü söylerim. Bir kere Uludağ’da gezerken aklımdaki düşüncelerden dolayı ses çıkartmayı unuttum. Bir an kayalardan aşağı bakınca yüz metre kadar ileride yavrusuyla gezen bir ayıyı gördüm. Ama onlar beni görmedi. Bir süre onları seyrettim. Sonra “hocalarımız bize hep ayı ses duyunca kaçar derdi, bizde bizden sonrakilere aynı şeyi söylüyoruz, ama acaba doğrumu” diye düşünerek bunu test etmeye karar verdim. Hafif bir ses çıkardım. Ayı önce kulaklarını dikti ve etrafı dinledi. Sonra yavaş yavaş yavrusuyla uzaklaşmaya başladı, daha yüksek bir ses çıkartınca da koşmaya başladılar. Böylelikle de “ayı ses duyunca kaçar” düşüncesinin doğruluğu test edilmiş oldu. Bu düşünce ile yakında ayı varsa kaçsın diyerek biraz bağırdım. Ah keşke bağırmaz olsaydım. Bağırmamla korku dolu anlarım başladı. Anlarım diyorum çünkü Ertan’ı da korkutmamak için ona hiçbir şey belli etmedim. Ben bağırdıktan sonra çatır çatır bir gürültü. Sanki biri taş atıyor. Daha önce ayının üzerine gelen kişileri uyarmak maksadıyla küçük taşlar attığını duymuştum. Normalde ayının sesimizi duyunca kaçması gerekir ama biz bir tepenin zirvesine doğru gidiyoruz. Eğer tepenin arkası uçurumsa ayının kaçacağı hiçbir yer yok ve biz her adımda ona biraz daha yaklaşıyoruz. Hayvancağız da gelmeyin diye uyarmak maksadıyla taş atıyor diye düşündüm. Hop! hemşehrim burası özel arazidir, buraya girilmez, diye bağıracak hali yok ya. Duyduğum köpek sesleri için de, bunlar bize değil, ayının kokusunu aldılar da galiba ona havlıyorlar, diye yorumda bulundum. Eğer olduğumuz noktada kalırsak her hangi bir tehlike ile karşılaşma ihtimali yok. Ayı kardeş ateşten de korkar, bir de ateş yaktık mı, tamamdır. -Abi burada kamp atalım istersen. -Kenan ağaçlardan gökyüzü gözükmüyor, şöyle açık bir alanda kamp atalım, nasıl olsa patikadayız, hem burası pek uygun değil. Biliyorum, bende uygun olmadığını biliyorum ama ... Neyse yola devam. Her bağırışımda aynı çatırtılar. Yolda ayı pisliğine ve izlerine rastlayınca iyice korktum. Keşke kurusıkı da olsa bir tabanca alsaydım. Hiç olmazsa çatapat olsun yanımda olmalıydı. Ah nasıl atıldım ben böyle bir maceraya. Hadi sen atıldın atıldın milleti niye taktın peşine diye kendi kendime kızıyorum. Hayatımda ikinci kez gerçekten korktum. Birincisinde bir kaya kulvarında yolumu kaybetmiştim ve çıkış için negatif yüzeyden yan geçiş yapmak zorunda kalmıştım. Korkudan ellerim terlemiş, dudaklarım kurumuştu. Şimdi yine aynı durumdaydım. Aklımda binlerce düşünce, her bağırış sonrası aynı çatırtılar ve kalbimde ayı korkusu ile yürümeye devam ettik. İki saatlik bir yürüyüş sonucunda geniş bir alana ulaştık. Biraz dinlenip durumu mütalaa ettik. Alan geniş ama su yok, ağaçlarla çevrili gökyüzü gözükmüyor, kısaca Ertan burada da kamp kurmak istemedi. İlla açık bir alan olsun istiyor. Aslında ben de sabah kalkınca manzarası geniş olan, güneşin doğuşunu izleyebileceğimiz bir yerde kamp kurmak isterim ama durum müsait değil. Köpek seslerine çok yaklaşmıştık, yaylaya doğru gidelim dedim ama ona da taraftar olmadı. Hafif bir şeyler atıştırıp tekrar yola koyulduk. Kendimize yön olarak alan geniş olduğu için bir çok parçaya bölünen patikanın köpek seslerine ters olan tarafını seçtik. Patika kısa bir süre sonra tamamen zayıflayıp yok olunca tekrar alana döndük. Ben tekrar kamp yapma konusunda ısrar ettim. Amacım bir an önce ateş yakmak ve kendimizi emniyete almak. Ertan ise pek taraftar değil. O da domuzlardan çekiniyor. Abi fotoğraf makineni hazır tut, bir hayvan gelirse flaş patlatırsın da korkar kaçar dedim. O domuzları kastettiğimi sanıyor. Ah abi domuzlar oyuncak, sen asıl tehlikeyi bir bilsen. Domuzların paldır küldür gelip bizi ezemeyeceği bir nokta bulduktan sonra tekrar kamp yapmayı teklif ettim. Yine kabul görmedi. Tehlikeyi Ertan’a anlatamadığımdan onu ikna edecek bir sebep de bulamıyorum. Bunun üzerine Ertan’ın köpeklerin olduğu bölgeye gitmeme isteğine kulağımı tıkayıp seslerin kaynağına doğru yürümeye başladım. Tekrar geniş bir patika bulduk. Her şey yaylaya yaklaştığımızı gösteriyordu. Gerilmiş olan sinirlerimiz tekrar yumuşamış ve rahatlamıştık. Artık önümüzde köpekler tarafından parçalanma ve hırsız veya benzeri sanılarak vurulmaktan başka tehlike kalmamıştı. Canavarla yüz yüze; Yaylaya çok az bir yolumuz kalınca ayak üstü küçük bir mola verdik. Ben öndeyim ve ikimizde yayla yönüne doğru bakıyoruz. Derken aynı çatırtı bu sefer ağaçların üstünden Ertan’ın üstüne doğru hızla inişe geçti. Ertan’ın üzerine bir şey atlamak üzere diye düşünerek hızla geri döndüm. Ses kesildi, ortalıkta bir şey gözükmüyor. Fenerle biraz arayınca, nerdeyse yüzünden büyük dişlere ve keskin pençelere sahip canavarı gördüm. Bütün gece nerdeyse ailelerimizi aratıp, vasiyetimizi bildirecek derecede bizi korkutan canavar, boyu on santimi geçmeyen (kuyruk hariç), birkaç tanesinin avucunuza rahatlıkla sığabileceği, şirin mi şirin sincaplarmış. Zavallı hayvanlar ben her bağırdığımda korku içinde ağaçtan ağaca atlıyorlar ve bu esnada kuru dalları kırdıklarından ortalığı bir çatırtı dolduruyormuş. Allah’ım sen nelere kadirsin. Yıllarca ormanlarda çoğu zaman tek başına korkusuzca gez, insanlara da korkacak hiçbir şey yok de, ondan sonra minik bir sincap yüzünden hayatının en korkulu gecesini geçir. Bana yakışmazdı ama oldu bir kere, inkar mı edeyim? Karşılama; Yaylaya çok yakındık, Mustafa abi diye seslenmeye başladım. Amacım yaylada yaşadığını öğrendiğimiz Mustafa abinin çıkarak iyice yaklaşan köpekleri durdurması ve istenmeyen yanlış anlamaların baştan önlenmesiydi. İki tane av köpeği bize doğru geliyordu. Bende avazım çıktığı kadar Mustafa abi diye bağırıyordum. Karanlıktan bir ses kim o diye seslenince, biz dağcıyız, senin ismini buraya sürekli gelen Ayakizleri grubundan aldık, diye cevap verdim. Normalde bu cevabın yetmesi gerekiyor ama adam kendini göstermeden bizimle konuşmaya devam ediyor. Kimsiniz, niye geldiniz, bu saatte burada işiniz ne dedikçe benim sinirlerim bozulmaya başladı. Hala havlayan köpeklere sinirlendim, köpekleri susturmasını istedim. Adam gizlendiği yerden merak etme ısırmazlar dedi. Biraz daha yaklaşıp bizi fenerle incelemeye başladı. Çok rahatsız edici bir durumdu. Aynı sorgulara devam edince bir ara ormana geri dönelim diye bile düşündüm. Ama yanlış anlaşılabileceği için durumu daha da vahim hale sürükleyebilirdi. Neyse adam yanımıza geldi. Ben Mustafa değilim, benim adım Mehmet İnan, Mustafa az aşağıda oturuyor deyince; -O zaman biz Mustafa’nın oraya gidelim dedim. -Yoo mümkünü yok bırakmam, gecenin bu saatinde sizi bana Allah yolladı, misafir etmeden yollamam, Mustafa’nın oraya yarın gidersiniz. Ağırlama; Adam bir anda değişmişti. Deminki sorgu hakimi kılığından sıyrılmış, şimdi bizi misafir etmeden salmayacak bildiğimiz köylü vatandaşımız haline gelmişti. Israrla bizi kulübesine götürdü. Tek gözlü kulübede kenarda bir tahta divan, ortada bir kuzine, duvar kenarlarında şilteler yer almaktaydı. Divanın üstünde eşi ile torunu uyuyordu. Uyumakta olan eşini tüm uyandırmama ricalarımıza rağmen uyandırdı. -Kalk hanım misafir geldi. Çabuk bir şeyler hazırla. -Abi bizim yiyeceğimiz fazlasıyla var, sen bize çadır kuracağımız bir yer göster yeter. Gecenin bu saatinde yengeyi de rahatsız etmeyelim. -Olmaz sizi bana Allah yolladı misafir etmeden bırakmam, yiyeceklerinizi de yarın yersiniz. Zaten bende konuşacak insan arıyordum. -Abi maşallah bu saatte uyanıksın. -Aslında uyudum ama köpekler bütün gece havladı. Ormanda bir şey olduğu belli idi. Bende ayı sandım. Lütfen rahatsız olmayın dememize rağmen teyze kalktı, kuzineyi yaktı ve hazırlıklara girişti. Bizde Mehmet beyle koyu bir muhabbete giriştik. Nerden nasıl geldiğimizi, yolu nasıl kaybettiğimizi, başımıza neler geldiğini anlatıyorduk. Oda merakla dinliyor ve ara sıra yorumlarda bulunuyordu. -Siz eski patikadan gelmişiniz, orası uzun olduğu için kullanılmıyor. Doğru patikadan gelseniz bir, bir buçuk saatte buradaydınız... -Bizim ayılarımız kibardır insanları rahatsız etmezler... -Yanınızda silah olsaydı havaya birkaç el ateş ederdiniz, bizde gelip sizi bulurduk... -O gördüğünüz sincap değil, bir tür faredir. Çok namussuz bir hayvandır. Fındık tarlasının yerini bir keşfetsin, ertesi gün bütün sülalesini toplar gelir... Konuşmamız sırasında karşılaşma anındaki tavrına da açıklık getirdi. Yıllar önce bir hapishane firarisini yakalayıp jandarmaya teslim etmiş. Onun gelip kendisinden intikam almasından korkuyormuş. Bu yüzden de tüfeğinden hariç, birde belinde de bir ondörtlü ile dolaştığını belirtti. Bu arada eşi de kuzinenin üzerinde ısınmış olan tavanın içine tereyağını koydu. Odayı önce muhteşem bir tereyağı kokusu sardı. Tereyağına taze köy yumurtalarını da kırınca midemdeki canavar uyandı ve midemi tırmalamaya başladı.. Artık konuşmaları duymuyorum. Meğersem ne kadar açmışım. Ertan adamla konuşuyor ama benim aklım fikrim burnumdan girip beynime yerleşen tereyağına kırılmış köy yumurtasında. Ara sıra bana bir şeyler soruyorlar, bende evet, doğrudur gibi sözlerle cevap veriyorum ama ne dediklerini anlayacak halde değilim. Neyse hiç bitmeyecekmiş sandığım konuşmaya teyzenin yemek hazır demesiyle ara verdik. Sofrada ki tüm yiyecekler yaylanın ürünü. Bizde açız. Varın ne kadar lezzet aldığımızı anlayın artık. Üstüne de güzel bir çay. Daha yarım saat önce oldukça sıkıntılı durumda olan biz miydik, yoksa o olanlar bir hayal miydi. Anlaşılmazdı doğrusu. Artık uyuma zamanı gelince adam bize ikinci bir kulübede yer ayarladığını ve orada yatmamızı söyledi. Biz çadırda yatmak istememize rağmen adamın bu kulübe ağaçtan yapıldı, sağlıklı, burada yatın, çadırda da yarın yatarsınız ısrarlarını kıramadık. Sabah kahvaltıya kadar bize yaylaya gelen araba yolunun çok uzun olduğunu, yürüme bir buçuk saatte gelinirken traktörle beş saatte ancak gelinebildiğini, ikinci kulübeyi fındık toplamaya gelecek işçiler için yaptığını, bir torunun sakat olduğunu ve buraya gelmekten çok mutlu olduğunu ve daha bir çok şeyi anlattı. Kahvaltıda patates kızartma, bal, tereyağı, peynir vardı. Sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra yol hazırlıklarını yaparken çocuklar için yanımızda taşıdığımız hediyelik yiyecekleri torununa verdik. Adam torununun sadece bir tanesini almasına müsaade etti. Diğerlerini kabul etmedi. -Yolunuzun üstünde daha çok köy var. Oradaki çocuklara dağıtırsınız, dedi. Uğurlama Helalleşip faaliyete devam ettik. Faaliyetin bundan sonrası rutin geçti. Yürüyüş, ateş başında kamp, yemek faslı, çobanlarla muhabbet, meyvelere hücum vs. Setçe’den ötesine araç bulabildiniz mi diye sorarsanız, maalesef Geyve’ye kadar yürümek zorunda kaldık... Kenan HAZAR Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
07/01/2005
Sadece kayýtlý kullanýcýlar yorum yazabilir!
Powered by !JoomlaComment 3.26
3.26 Copyright (C) 2008 Compojoom.com / Copyright (C) 2007 Alain Georgette / Copyright (C) 2006 Frantisek Hliva. All rights reserved."
|
|||||||
| Son Güncelleme ( Çarşamba, 19 Kasım 2008 09:39 ) |