Sakarya Dağcılar Topluluğu

Bir klüp başkanının görevi, kulübün işleyişini, sporcuların eğitimini,  faaliyetlerin düzenlenmesini sağlamakla bitmeyip, bunun yanı sıra sporcularına kulüpleşme mantığını, kulüp disiplini bilincini, kulüp sporcusu olma sorumluluğunu kazandırmaktır.

Devamını oku...
You are here: Ana Sayfa İZLENİMLER Anı Yazıları Bir Geçiş Faaliyeti
  • narrow screen
  • wide screen
  • Increase font size
  • Default font size
  • Decrease font size
  • default color
  • blue color
  • green color

Bir Geçiş Faaliyeti PDF Yazdır E-posta
Yazar Kenan HAZAR   
Çarşamba, 31 Aralık 2008 11:41

10-15 Metre önümüzde devrilip üzeri karla kaplanmış dev bir köknar ağacı vardı. Hoca onu geçti ve daha sonra bir anda koşarak aşağıya, uçurumun ucuna indi. Neden bu kadar hızlı hareket edip uçuruma bu kadar yaklaştığına bir anlam veremedim. Aşağıdan seslendi “ayı var, dikkat edin”. Ama bunu çok sakin bir tonla söylediğinden ayının ağacın altında uyumakta olduğunu düşünerek sükunetimi bozmadım.

BİR GEÇİŞ FAALİYETİ

Topluluğun bu ayki faaliyet listesine Çubuk gölü, Sülüklü göl geçiş faaliyetini koymuştuk, fakat içimizden kimse bu güzergahı tamamlamamıştı. Ben bir keresinde ayakizleri grubu ile Çubuk gölünden yürüyüşe başlayıp tepelere kadar çıkmış, fakat sis dolayısıyla geri dönmüştüm. Bir de GPS’de Sülüklügöl’ün koordinatları kayıtlı idi. İkisini birleştirip bu güzergahı tamamlayabileceğimizi düşünüyorduk.

Öncelikle bundan bir ay önce Mustafa ile Sülüklügöl’ün etrafındaki yarın üstüne çıkmış ve keşif yapmıştık. Yaylaların, su kaynaklarının ve göle inen (yada inmeyen) patikaların yerini saptamıştık. Sıra bu ip uçlarını birleştirmeye kalmıştı.

Mustafa ve Metin bu hafta bir faaliyet yapmak istediklerini söyleyince, “tamam ama güzergah seçimini bana bırakın” dedim. Ekibimize Şerafettin’i de ekledik. GPS almak için aradığımız Murat da gelmek isteyince beş kişi olmuştuk. Ekip iyiydi. Dağda başımıza gelebilecekleri düşünerek başka kimseyi davet etmedik.

Sabah çantamı hazırlarken, kar bu belli olmaz diyerek yanıma telsizleri ve uzun yıllardır yanımdan ayırmadığım on metrelik yardımcı ipimi aldım. Pantolonuma da kemer olarak teknik çekeri olan perlon kemeri taktım.

Saat 5:30 da diğerlerinin beni almasıyla yola çıktık. 7;00 Olmadan Göynük’e ulaştık. Çorbalarımızı içtikten sonra Mustafa bize Göynük sokaklarında kısa bir kültür gezisi yaptırdı.

Tekrar arabamıza binip Çubuk gölüne gittik. Göl neredeyse tamamen donmuş, çok güzel bir görüntü ortaya çıkmış. Buzun üstünden geçersin, geçemezsin tartışmaları suya düşüp üşümekten çok, faaliyetin erken ve nahoş bitebileceği düşüncesiyle sonlandırıldı.

Peşimize takılan 3 köpeğin eşliğinde gölün etrafından geçerek yavaş yavaş tepelere doğru yükselmeye başladık. Kar yer yer 1 metreyi geçiyor, bu da hızımızı kesiyordu. “Ağır endam fıstiki makam” da olsa tepelere ulaşmayı başardık.

Tepe hattına çıktığımızda karşımıza muhteşem bir manzara çıktı. Kılıçkaya’dan başlayarak tüm Kapıorman dağları, Keltepe, Sapanca gölü, Sakarya, Kerimali ve Dikmen tepeleri, Elmacık dağı, Abant tarafı çok güzel gözüküyordu. Sanırım uygun havalarda Uludağ dahi gözüküyordu.

Biraz ileride bir yayla gözüktü, ona doğru yürürken sağımızda 305 yıl önce toprak kayması sonucu oluşan dev yar kendini göstermeye başladı. Yar çok sağımızda kaldığından yanlış yaylaya yöneldiğimizi anladık. Gördüğümüz yayla Davlumbaz yaylası olmalıydı, biz ise Karabey yaylasına gidecektik. O yöne doğru giden ve sırt hattını takip eden yola girdik. Sırt hattında doğal olarak çok ciddi rüzgar vardı ve sıcaklık sanırım -10, -15 lere kadar düşüyordu. 15 Dakika sonra Karabey yaylası gözüktü, bizde sırttan aşağıya inerek rüzgarın verdiği sıkıntıdan kurtulduk.

Fakat bu sefer de rüzgarın tepelerden süpürüp şimşirlerin içine yığdığı karla mücadele etmemiz gerekti. Biraz yürüme, biraz sürünme ile o engeli de aştık.

Kapısı açık olan yayla evlerinden birine girdik, kuzineyi yakıp yemek hazırlıklarına giriştik. Geleneksel olarak eksik etmediğimiz makarnanın yanı sıra sucuk, kaşar, çemen, pestil fındık ve daha neler neler dolu zengin bir yemekle karnımızı şişirmişken Metin “daha kek var” demezmi? Kekin kutusundan çıkan mumlarla yaş günü en yakın olan Metin’e erken bir doğum günü yaptık. Midemizde ki son boşlukları da bu kekle doldurduk.

Dönüş için iki seçenek vardı. Ya hep beraber aracın yanına dönecektik yada daha önce planladığımız gibi ikiye bölünerek, iki kişi aracı almak için geri dönerken diğerleri Sülüklügöl üzerinden geçişi tamamlayacaktı. Biz ikincisini tercih ettik. Mustafa ve Şerafettin geri dönerken Metin, Murat ve ben faaliyeti tamamlayacaktık. İlk sorun peşimize takılan köpeklerin geri götürülmesiydi. Bunun için Mustafa’lar elimizde kalan ekmekleri alacaklar ve parça parça vererek köpeklerin peşlerine takılmalarını sağlayacaklardı. Bizde onlardan 10-15 dakika sonra yola çıkarak köpeklerin bizim peşimize takılması ihtimalini engelleyecektik.

Mustafa’lar yola çıktıktan 15 dk kadar sonra arkalarından gittikleri yola baktım, onları göremedim. Amma da hızlı gitmişler derken seslerini duydum, bir baktım 100 metre ilerde şimşirlerin içinde karla mücadele ediyorlar.

Neyse bir süre daha bekleyip bizde yola çıktık. Bizim yolumuz hep iniş veya düzlüktü, büyük ihtimalle onlardan önce buluşma noktasına varacaktık. Önce yayla ile yarın arasındaki düzlüğü aştık. Karşımızdaki göl manzarası yine muhteşemdi.

Amacım yarın boyunca yürüyüp en sonundaki aşağıya inen patikayı yakalamaktı. Böylece yol biraz uzayacaktı ama sorunla karşılaşmayacaktık. Çok fazla gitmeden Murat , abi buradan dik insek olmaz mı, dedi. Hocam buradan yol bulabilir miyim emin değilim, dedim, ama bir yandan da içime kurt düştü, eğer buradan bir kestirmeyle inebilirsek yol müthiş miktarda kısalacaktı. İkinci kez teklif edince üstelemedim ve ağaçların seyrek olduğu bir alandan inmeye başladık.

Daha inmeye başlar başlamaz geri çıkmanın çok zor olacağını anladım. Kar göğsümüze geliyor ve bazen de aşıyordu. Birkaç açıklığı peş peşe geçtikten sonra sık orman başladı ve yol aramaya başladık. İndikten sonra çıkmak çok zor olduğundan Murat “ben bir keşif yapayım siz sonra gelirsiniz”, dedi. 10-15 Metre önümüzde devrilip üzeri karla kaplanmış dev bir köknar ağacı vardı. Hoca onu geçti ve daha sonra bir anda koşarak aşağıya, uçurumun ucuna indi. Neden bu kadar hızlı hareket edip uçuruma bu kadar yaklaştığına bir anlam veremedim. Aşağıdan seslendi “ayı var, dikkat edin”. Ama bunu çok sakin bir tonla söylediğinden ayının ağacın altında uyumakta olduğunu düşünerek sükunetimi bozmadım. Metin ise bizim rahatlığımıza bakarak çok sakin bir şekilde bizim yol bulmamızı bekliyordu. Zaten kara öyle bir saplanmıştık ki ayının kendini bile görsek yukarı kaçma ihtimalimiz yoktu, bizde Murat gibi uçuruma doğru koşardık.

Murat, buradan inmek imkansız sen sağ tarafına bir bak dedi. Fakat ben kardan dolayı aşağıya inmedim, bulunduğum yerden uçurumu inceledim. İnmek imkansız gibiydi. Az ilerde ise eğimi daha az bir yer gördüm. Murat’a durumu anlattım o da bakmak için benim az altımda ki bir noktaya geldi. Tarif ettiğim yere baktı, pek beğenmedi ama “bakalım” dedi.

Bunun için önce bir miktar yukarı çıkıp daha sonra o tarafa geçmemiz gerekiyordu. En altta olan Murat çok uğraşmasına rağmen bir türlü yukarı çıkamadı. Kar boyunu fazlasıyla aşıyordu ve eğim 65-70 derece kadar vardı. Ayaklarımız boşuna debeleniyordu. İşte o an yıllarca bir gün lazım olur diye yanımda taşıdığım ip aklıma geldi… İpi çıkarıp bir ucunu aşağıya attım, ama oda yetmedi. Az biraz daha uzun olması lazımdı. Bu sefer perlon kemerimi de çıkarıp ipin ucuna ekledim. Murat’ı bulunduğum noktaya çektim. Ondan sonra o devam etti, ben de ayaklarımı basacak sağlam zemin olmadığından uzun uğraşlar sonucunda tutunduğum dallarla biraz daha yukarı çıkmayı başardım. İple çekerek Metin’i de yanımıza aldık.

Murat, geri dönelim bu geceyi kulübede geçirelim yarın döneriz, dedi ama ben buna pek istekli değildim. Bu güne kadar hiç pes etmemiştim, saat kaç olursa olsun eve dönüp ertesi sabah işe yetişmiştim. Ayrıca bir de bu işin makarası vardı, artık yıllarca bizimle kafa bulurlardı, burada nasıl kayboldunuz diye. Gerçi hayatta kalmak hepsinden önemli ama ben de gördüğüm yerden inebileceğime kesinlikle inanıyordum. Ayrıca diğer arkadaşlarımızla iletişimi sağlayamazsak telaşa düşüp milleti ayağa kaldırabilirlerdi.

Hocam buradan yukarı çıkmak da zaten çok zaman alacak, müsaadenizle ben şuraya bir bakıp şansımı deneyeyim, olmazsa sizin fikri uygularız, diye ısrar edince “tamam hadi bakalım” dedi.

Önden koşarcasına uçuruma doğru gittim, baktım yaklaşırken dahi acemi biri için tehlikeli görünüyordu. Aslında Murat ve benim için sorun yoktu ama Metin’in yeteri kadar eğitimi yoktu. Uludağ’da biraz tecrübe kazanmıştı ama burası oldukça zorluydu. Yine de Murat’ın onu buradan geçirebileceğine inanıyordum. Aşağıya doğru önce ayaklarımı vurarak daha sonra yüzümü kara dönüp kollarımı kara sokarak bir miktar indim. Uzaktan bana yol nasıl diye sorduklarında “iyi iyi” diye yalan söylemek zorunda kaldım. Yoksa kulübeye geri dönecektik, hem bunu istemiyordum, hem de bende geri tırmanacak hal kalmamıştı.

Yazın yanına bile yaklaşamayacağım yerlerden karın avantajını kullanarak inmeye çalışıyordum. Üstü buzla kaplanmış küçük bir kayanın ucundaki çok küçük bir parçanın üzerinden geçerek nispeten rahat bir yere ulaştım. Murat’la Metin de yukarıdan görünmüşlerdi. Murat Metin’e nasıl ineceğini gösteriyor ve elden geldiğince emniyet alıyordu. Ben inerken kar biraz daha sertti ve beni kolay tutmuştu. Karın bütünlülüğünün benim tarafından bozulmasından dolayı onların işi daha zordu. Zaman hızla geçiyordu, biz daha uçurumu aşmadan hava karardı. Beklerken diğer arkadaşları aradım, ulaşamadım. Benim hesabıma göre onlar çoktan buluşma noktasında olacaklardı. Onları fazla ürkütmeden durumu anlatacağım ve gelebildiği kadar yukarı gelmelerini isteyecektim. Bu arada otururken batonlarımdan biri hızla kayarak uçtu gitti.

Murat ve Metin nihayet küçük kayanın az üstüne kadar indiler. Kilit nokta burasıydı. Buradan sonra bir oluktan kayarak indiğimizde artık sağlam yere basacaktık. Kayanın üstü buz tutmuş olup, tutacak, emniyet alacak hiçbir yer yoktu. Murat da işi riske atmak istemiyordu. Yer çok dar olduğu için Metin’e de tam anlamıyla yardım edemiyordu. Uzun uğraşlar sonucunda Metin’i kayadan geçirdik. Murat da geçtikten sonra oluğu gösterdim, buradan kıç üstü kayıp inelim dedim. Önce o kaydı. Sonra takılmasın diye kontrollü şekilde batonları attık. Daha sonrada Metin ve ben kayarak karla kaplanmış olan çarşağın üstüne ulaştık. Tehlikeyi atlatmıştık, rahat bir nefes aldım, dünyalar benim oldu sanki. Batonları topladığımızda Metin’in batonlarından birinin olmadığını gördük. Birer tek batonumuzu faaliyet kaybı olarak vermiştik.

Hemen arkadaşları aradım, az daha aşağılara inince telefon çekmeyecekti. Fakat yine ulaşmadım. Halbuki çoktan gelmiş olmalıydılar. Yolu kaybetmiş olamazlardı çok belirgin ayak izleri bırakmıştık. Ayak izlerini kapatacak yağış, veya sis yoktu. Az önce kendimiz hakkında duyduğum tüm endişeler bitmiş arkadaşlarımın başına bir şey gelmiş olması endişesi başlamıştı.

Çarşaktan inmeye başladık ama çarşak hiçte göründüğü gibi değilmiş, in in bitmedi. Çarşağın bitiminde ormanın içine daldık, orman da bitmek bilmedi. Meğersem bize avuç içi gibi gelen yer ne kadar büyükmüş. Yine de çok sorun çıkmadan Sülüklügölü bulduk. Kestirme bize 4 saate mal olmuştu.

Artık tamamen rahatlamıştık, az evvel burada insanlar varmış ve yolda izler vardı. Yani karda iz açma derdi olsun bitmişti. Balık çiftliğine doğru yürürken bir yandan da konuşuyorduk. Mustafaların bu kadar geç kalması mümkün değildi. Acaba başlarına bir şey mi geldi diye endişe ediyorduk. Yolu kaybetmiş olamazlar, yollarında çığ vs gibi tehlikeli yerler yoktu. Acaba araçla kaza falan… Allah korusun.

Telefonların tekrar çekmeye başladı ama yine iletişim yok. İyice sıkıntı yapmaya başlamıştık ki nihayet iletişim kurduk. Sormayın sonra anlatırız dediler, buluşma noktasına gelmek üzereymişler.

Bir türlü bitmek bilmeyen yolu bitirdik ve birbirimize kavuştuk.

Araba da herkes hikayesini anlatmaya başladı. Murat bahsettiğim kütüğün arkasına geçince dev bir ayı ile burun buruna gelmiş. Fakat mucize gibi bir olay olmuş ve ayı kaçmış. Üstelik ayının iki tanede yavrusu varmış ki, her biri köpekten daha iri. Onlar da tekrar inlerine kaçmışlar. Murat’ın elinde baton vardı. Sanırım ayı onu tüfek sandı. Çünkü bu bölgede yasak olmasına rağmen ayı avcısı çok. Yavrulu bir ayının yavrularını bırakarak kaçmasının başka hiçbir mantıklı açıklaması da yok.

Murat ayıyı görünce bir anda kendini uçurumun başına kadar atmış. Ayı gelse oradan da atlayacak. Sonrada bize haber vermiş ama o kadar sakin bir tonla söylemişti ki bizde aldırmadık. O da “adamlara bak ayı var diyorum, kılları bile kıpırdamıyor” diye düşünüyormuş. İndiğimiz yer için de “benim bulduğum yer 90 dereceydi, Kenan daha az eğimli yer buldu, 85° falan” diye bana takılıyordu.

Mustafalara gelince; kulübeye yaklaşırken indiğimiz sırtı tekrar tırmanmamak için değişik bir yol denemişler, onlar da bizim gibi “kestirme” bulmuşlar. Tabii ki bu kestirme de onlara 3-4 saat kaybettirmiş. Ama onların hikayesinin en güzel yanı köye girişleri olmuş. Köydeki köpekler onlara sıkı bir karşılama hazırlamışlar. Fakat faaliyet boyunca peşlerinden ayrılmayan dev kangal, köpek topluluğuna bir dalıp hepsini susturmuş ve bizimkilere arabalarına kadar eşlik etmiş.

Faaliyetle ilgili fotoğraflara buradan, haritaya da buradan ulaşabilirsiniz.

Sağlıcakla;

29/12/2008

Kenan HAZAR

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Bu makaleyi tavsiye et...


Çarşamba, 31 Aralık 2008 13:53 tarihinde güncellendi
 

Değerli üyemiz Kenan HAZAR Çarşamba, 07 Mayıs 2008 tarihinden beri bizimle beraber.

İletişim e-postası: Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

Diğer Yazılarını Göster

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

İletişim

E-Posta: sakaryadagcilik@gmail.com
Mail Grub: sakaryadagcilartoplulugu@yahoogroups.com
Web Site Tasarım: Web Tasarım Mekanı